“Özgürlük var mıdır? Şayet varsa, mutlaklığı söz konusu mudur?”

Gerçekliğinden şüphe duyduğumuz, yaşadığımızı varsaydığımız bu dünya üzerinde yaşam boyu binlerce sözcükle karşılaşıyor, birçoğuna defalarca işittiğimizden ötürü bağışıklık kazanıyoruz. Aslında hiç de yabancısı olmadığımız o sözcüklere yüzeysel bir perspektiften bakarak gerçekten söylemek istediklerini işitmiyor, tanıyamıyoruz. Bize öğretilen ve dayatılan anlamından ötesini sorgulamıyor, düşünmüyoruz. Bugün üzerine konuşacağımız ‘özgürlük’ de, benim nezdimde, asıl ifadesine erişemediğimiz, gerçek maksadını anlayamadığımız o sözcüklerden biri.

Türk Dil Kurumu tarafından “Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu” olarak tanımlanan özgürlük, hepimizin ezberden konuştuğu bu kalıpla zihnimizde hep aynı çerçeveyi çiziyor. İlk etapta insanın, insan olma vasfının doğal bir sonucu olarak hareket ve düşünce serbestîsine sahip olması bizler için yadsınamayacak bir doğru gibi gözüküyor. Zira bizler kavramı kendi manasından evvel tezatıyla muhakeme etme yöntemini izliyoruz. Özgürlüğü kavrayamadan tutsaklığı düşlüyoruz. Bizler, özgürlüğü yalnızca tutsak olmamaktan ibaret zannediyoruz. Ancak özgürlüğün tanımından hareketle anlamına kelime kelime ulaşmaya çalıştığımızda o korkutan ifadeyle karşılaşıyoruz: Sınırsızlık. Hiçbir koşul ve durumda sınırlanamayacak olan irade. Kabullendiğimiz manasının aksine başka bir pencereyi aralıyor bakış açımızda. İnsan özgürdür, özgürlüğünün getirisi olarak kendisinin dahi sınırını çizemediği bir erkin sahibidir. Egemendir. Ancak çıkarılan bu anlamlar bazı tartışmaları da beraberinde doğuracaktır: İki sonsuz her zaman paralel bir çizgide mi ilerler? Yani sınırsız güce sahip olan iki özgür, hiçbir noktada birbiriyle çakışmayacak mıdır? Özgürlük varsa, kısıtlanamaz ve şartsız olansa başka bir iradenin egemenliğiyle bu özgürlüğün sona ermesi mümkün müdür? Henüz çok küçük yaşlarda duyduğum kalıplaşmış bir mottoydu: “Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün sona erer.” Bu da şu anlama geliyor ki yeryüzü, iki hudutsuzluğu kaldırabilecek kadar geniş değil. Ve insanın mahareti olan özgürlük, mutlak bir anlam ifade etmiyor.

Kelimeler ve dünya, varlığı içerisinde mütemadiyen kendisiyle zıtlığa düşen iki varoluş. Yazının başında sorulan iki soruya bendeki karşılıklarıyla cevap verecek olursam, şu son sözlerle ifade etmek isterim. Genel bir anlam çerçevesinden bakılacak olursa özgürlük, elbette bütün somutluğuyla aramızda, varlığını koruyor. Ancak ifade etmek istediğinin tam karşılığı olarak değil. Bizim biçtiğimiz eksik anlamının değeri kadar. -Bu da ikinci sorumuzun cevabını oluşturuyor.- Şayet mutlak bir özgürlüğün varlığından bahsedebiliyor olsaydık bugün ‘toplum’ gibi bir kavramı hiç duymamış olurduk. Zira az evvel de bahsi geçtiği üzere insan tek başına var olmadığı müddetçe, çokluğun içerisinde sınırsızlığını koruyamayacaktır. Kendi özgürlüğü, bir başkasınınkiyle çakışacak, sınırlanacaktır. İlkel çağlardan şu an içinde bulunduğumuz modern çağlara kadar hayatın her alanında öz değerlerinden feragat ederek birlikte yaşama mecburiyetinde olan ve bu şekilde yaşayan insan, gerçek anlamda mutlak bir özgürlüğün sahibi değildir. İnsanoğlunun mutlak olarak özgürlüğünden bahsedebileceğimiz tek mesken, düşünce dünyasıdır ki o da dışa vurulmadığı müddetçe sınırsızlığı söz konusu olmayacaktır. Bu durumda da ‘dışa vurulamayanın özgürlüğü’ gibi anlamsız sayılabilecek bir ifadenin çıkmazıyla karşılaşılacak, yine tam anlamıyla var olmuş bir özgürlükten-mutlak özgürlükten- bahsedemeyeceğiz.

Zeynep Aktaş

Zeynep Aktaş

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2.sınıf, aynı zamanda Anadolu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 2.sınıf öğrencisi. Yerel ve ulusal düzeyde düzenlenen edebiyat yarışmalarında dereceleri olup yayınlanmış şiirleri mevcuttur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.