Renksizlik ve hissizlik. Bunca yaşanmış tarihin içinde en yabancısı olduğum çağa doğmuşum. Ruhum, tozlu bir sayfada kendini arar. Durur. Küllerin arasında talihine ağlar.

Bahar, bu memlekete hep diğerlerinden daha erken gelir; konar kuru dallarına. Badem çiçeğe durduğu vakit, ayak sesleri işitilir baharın nazlı namesinin. Ilık bir meltem dolanır şehrin ruhuna. Güney’de iki dağın arasında ancak göğün penceresinden gözüken bu beldeye bahar hep erkenden gelir. Ancak çağ, öyle bir zamana tekabül ediyor ki şimdilerde; bahar renklerini soldurmuş, yığınla dizilmiş betonların ardında. Şehrin hiçbir yerinde insanın elinin değmediği tek nokta dahi kalmamış. Eli her değdiğinde tabiatın uzuvlarına, acımasızca eksiltmiş var olanı. Kat kat yükselen ihanet, bakışlarıma her değdiğinde yeni bir soru peyda oldu zihnimin köşelerinde. Bilmem ki bunca taşın içinde kim yaşar, bu insanlar duvarların kül rengini seyretmekten öte yol bulur mu kendilerine?  Hiç bilmezler mi her fasıl bambaşka kılıfları diken ağaçların seyrini? Hiç mi özlemezler yaradılışın özündeki toprağı? Özünden uzaklaşan bulur mu ola kendini? Gri şehrin gri hatıraları, sahiden taşıyabilir mi cılız renginde süruru, huzuru?

Göğün hududunu daraltan çatılar öylesine yükselmiş ki insanın insanı unuttuğu derin semada, görünmez olmuş yerdekinin derdi. Bir de öylesi ayrımlar çıkmış başımıza: göktekiyle yerdeki. Birbirini hiç tanımayan, halinden haberdar olamayan aynı neviden iki kısım. Dünya’nın manzarasına aynı yerden bakmayan-bakamayan-iki güruh. Ve aralarında yok olmaya mahkûm edilmiş, unutulmuş niceleri… Dar yolların arasında sıkışırken kaçacak yerimizin kalmadığını fark ettiğimiz o an, uçurumun kenarına dizilmişiz hep beraber. Muhatabımızdan bîhaber savaşıyoruz; hiç bilmediğimiz, anlamına erişemediğimiz sebeplerden. Belki de toprakla, suyla beraber yitiriyoruz bize dair ne kalmışsa. Masumiyet adına ne varsa ardımızda bırakıp o son noktaya erişiyoruz. Geriye baktığımız vakitlerde, istikbaldeki nesle kalacak o enkazla karşılaşıyoruz. Her türlüsünün enkazıyla. Yabancısı kılındığımız her türlüsünün. Canlılığından şüphe ettiğimiz yabancı, gürültülü kuru bir kalabalık ve renkten, histen yoksun yapılar. Hepsiyle yüzleşiyoruz. O son bakışın dehşeti içimize doğarken geç kalınmışlığın acı hissi çöküyor üzerimize. Tabiatın acı yakarışları eşliğinde veda ederken dünyaya, yalnızca yıktığımızın, yaktığımızın eserini bırakabiliyoruz ardımızda.

Bizler bugün kuraklıkla, açlıkla, doğal afetlerin yıkıcı etkileriyle karşı karşıyayız. Bize sunduğundan daha fazlasını zorla aldığımız tabiat, kendisinin olanı, kendince istiyor. Modernleşme ve teknolojinin hızla gelişimi muhakkaktır ki bu sorunların artışını engellenemez bir biçimde beraberinde getiriyor. Bu hususta su israfı özelinde, genelde israfın önlenmesi, atıkların geri dönüştürülmesi yönünde toplumun bilinçlendirilmesi, bu yönde adımlar atılması, tehlikelerin en az seviyeye kadar indirilmesi noktasında büyük önem taşıyor.

Zeynep Aktaş

Zeynep Aktaş

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2.sınıf, aynı zamanda Anadolu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 2.sınıf öğrencisi. Yerel ve ulusal düzeyde düzenlenen edebiyat yarışmalarında dereceleri olup yayınlanmış şiirleri mevcuttur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.